Bir öyküye giriş denemesi, iki

… her zamanki gibi daha fazla uyuyacak uykusu kalmadığını fark edince yatağından kalktı. Yüzünü yıkamak için girdiği banyodaki aynada kendini gördü. Keşke herkes gibi bu tatil gününü biraz daha uykuda geçirebilseydim diye içinden geçirdi. İki elini birleştirerek oluşturabildiği küçük havuza bir avuç su doldurdu, yüzüne vurdu… serinlik iyi gelmişti. Bir kez daha aynaya baktı. Gözlerini, biraz da kirpiklerine yapışan su damlalarının inadından buğulu görüyordu. Hoş o damlalar olmasa da buğu onun gözlerinin daimi misafiriydi. Farklı renkte bakardı dünyaya. O minik avuç bir kez daha bir kez daha suyla doldu boşaldı. Sağ eli askıdaki havluyla buluştuğunda zarif çenesinin aldında biriken damlalar bu defa lavaboya damlıyordu. İyice kuruladı yüzünü. Gözlerinin altlarına ve kenarlarına baktı. Zaman oralarda birikmiş gibiydi. Ama önemsenecek izler değildi bunlar.

Kendiyle bir kez daha göz göze geldi. İyiki sen dedi yine içinden. Havluyu yerine astı, ışığı söndürüp salona geçti. 

Işıltılı terliklerinin ince topukları ahşap üzerinde tıkırdadı. Sessizce salondaki geniş camın önüne doğru ilerledi. Pencereyi açıp gökyüzünden toprağa doğru akan bir bakışla gözünün önünde olanların tümünü sevgile kabul etti, okşadı. Derin bir nefesle tüm baharı içine çekmekten de geri durmadı… Denizin kokusu bahar dallarının arasından aktı geldi adeta. Tüm maviliği içine aldı.

Sabahtı. Sabah huzurdu. Sessizce pencereyi kapatıp yüzünü salona döndü. Geceliğini örten sabahlığın uzun saten eteği salınırken koltuklardan birine bıraktı tüm varlığını. Bir bacağını diğerinin üzerine aldığında sabahlığın önündeki kavuşma hali bozuldu. Dizinden yukarıya doğru aralanan küçük pencerede bu kez kendi tenini görüyordu. Onun da baharın tazeliğinden farkı yoktu. Şükretti. Gözlerini salonda, masanın üzerinde, koltuklarda gezdirdi. Sessizlik, içindeki sesleri de yola getirmiş gibiydi. Dinledi, düşündü. Kızlarının uyanmasını bekledi…

Bir öyküye giriş denemesi, bir

İnsanın, durduk yere birine söylenmesinin hatta daha da ileriye gidip bağırarak azarlamasının ne alemi var? Bunu kimse anlayamamıştı. Ama o, son on dakikadır olduğu gibi hâlâ bağırarak yüzü kendisine dönük olan herkesi haşlamayı sürdüyordu.

Bay John daha fazla sabredemedi. Ayağa kalkarak “Bay Garcia bizimle bu şekilde konuşmanız sizce ne kadar doğru? Söylediklerinizin hiç biri şu anda burada bulunanların sorumluluğunda değil. Ama siz, burada olmayan kimselerin suçunu bizlere yükleyerek kendinizi rahatlatmaya çalışıyorsunuz. Lütfen bu tavrınıza bir son veri, lütfen!” Dedi.

Garcia, beklendiği anda ve şekilde gelen bu uyarıyı dikkate almak zorunda olduğunu biliyordu. Ama beklemediği asıl bu karşı gelişin Bay John tarafından olmasıydı. Kısa süren bir sessizlik oldu. O sıradan Garcia başını hafifçe öne eğerek hızlıca söylediklerini ve tavrını gözden geçirdi. Her fırsatta akıl danıştığı, babasının yakın dostu Bay John haklıydı galiba. Ama bu noktada kendisinden iş ve aş bekleyen bu topluluğa af mahiyetinde sözler söylemesi nasıl mümkün olacaktı.

Yine imdadına Bay John yetişti. “İsterseniz bu konuyu daha sonra aramızdan seçeceğimiz bir kaç kişiyle birlikte konuşabilirsiniz. O kişilerin kimler olabileceğini de siz belirleyin. Ama lütfen bu insanları rencide etmeye bir son verin, lütfen! Bunu sizden babanızın saygın anısına ve dostluğuna bağlılığımdan kuvvetle rica ediyorum.”

Garcia, tüm nezaketiyle karşısında duran ve onu uyarmak için en saygılı sözcükleri seçmek için azami çaba haracayan bu adamı duymak zorunda olduğunu biliyordu. Sağındaki sandalyede oturan yardımcısına bir şeyler söyleyerek odadan ayrıldı. 

Sessizliğin yerini kargaşalı, tartışmalı bir gürültü almıştı. Garcia odadan ayrılır ayrılmaz vekil olarak bıraktığı yardımcısı ayağa kalkmış olsa da kimse az önceki dikkatli dinleyişine geri dönmüyordu. Yine Bay John müdahale etmek zorunda kaldı. “Lütfen Bay Marcy’i dinleyiniz, lütfen arkadaşlar!”

Uğultu kesilmiş vekil sözcü kısık sesiyle seçilecek üç kişilik temsilci ile görüşmelerin devam edeceğini söyleyebilmişti. Bay Garcia, kendilerini temsilen seçilecek üç kişinin, topluluk tarafından belirlenmesi talimatını vererek ayrılmıştı. 

Bay John herkesin ısrarlı teklifi ve önerisiyle ilk temsilci olarak belirlendi. Diğer iki kişinin de Bay John tarafından seçilmesi konusundaki ısrarcı konuşmalar salona yayılıyordu. Ama Bay John buna karşıydı. Bu topluluğu ancak herkesin onayını almış kişiler temsil edebilirdi. Adayların ortaya çıkmasını ve oylama yapılmasını önerdi. İlk elini kaldıran Bayan Suzi oldu. Bunu büyük çoğunluğun şaşkınlıkla karşıladığı salona yayılan nidadan çok net belli olmuştu. Ama Bay John bu uğultunun hızılıca kesilmesi için elini havaya kaldırarak aşağıya doğru sallamaya başladı. Suzi ilk adaydı. Yeni adayların olup olmadığı sorusuna yanıtlar kalabalık topluluk içinde seyrek birer el hareketiyle belli oldu. Altı kişiden ikisi seçilecekti. İlk aday Bayan Suzi topluluğun yarısından biraz fazlasının onayıyla seçilmeyi başardı. Ama uğultulu konuşmaların sonunu getirmek Bay John için bile güç olmuştu. İplik sarma bölümünde çalışan Bayan Suzi’nin bu erkek egemen topluluğu temsil etmesine uygun olmadığı söyleniyordu. Ama özellikle kadın işçilerin desteği ve bir bölüm erkelerin de farklı düşünmesi sonucu Bayan Suzi komiteye seçilmişti. Yılların yoğunluğu yüzündeki çizgileri derinleştirmişti, evet ama ruhu henüz pes edecek yaşta değildi. Sert yüz ifadesine takabileceği en gülümsemeli hali yerleştirip Bay John’un sağındaki yerini aldı.

Ardından çekişmeli oylamalar sonucu az bir farkla Bay Charles temsilci grubunun üçüncü üyesi olmuştu. O da fabrikanın makine dairesinde, makinelerin dişlilerinin birbirleriyle uyumlu ve kusursuz çalışması için görev yapanlardan biriydi. Bakışlarındaki özgüven bu komitede olmasının ne kadar doğru bir karar olduğuna teyit gibiydi. O da Bay John’un sol yanına geçti.

Kadın temsilciye olan itirazlar devam ediyordu. Ama bir sonuç vermesi olası değildi. Çünkü fabrikanın en eski çalışanları bu genç kadının kendi haklarını savunma konusunda yeterince dirayetli bir duruş sergileyeceğinden emin görünüyorlardı. Yakın zamanda kendi evinde yaşadığı zor koşullardan nasıl yeni bir dünya yarattığını kasabadaki herkes biliyordu. Biliyordu bilmesine ama asıl itiraz konusu zaten o işi yapıp yapamayacağı değildi. Bir kadın nasıl olur da erkek egemen bir kitleyi temsil edebilirdi. Buna nasıl cüret edebilirdi. 

Cumartesi sabahlarının sessizliği

Cumartesi sabahlarının kendine özgü bir sessizliği olur. Sizler de buna tanık mısınız bilemem. Ama haftanın diğer günlerinden farklı olarak uykunun biraz daha fazlasına teslim olmak gibi adetim olmadığı için, uyandığım andan itibaren dakikalara bağlı olarak değişen, gelişen bu sessizliği özenle dinlerim.

Güne erken başlamak, o günden beklediklerime ulaşma yolunda şansımı yükselten bir mevhumdur benim için. Alacakaranlık, güneydoğuya bakan penceremin solundan başlayan mavilikle aydınlanmaya başladığında doğumun telaşı erişmiş olur gözlerime. Dünya zamanının kadranlardaki rakamsal ifadesinden ziyade o kirli grinin içinde mavi tonların yükselişi belirlerler yastıkla muhabbetimin akibetini.

Günün en sessiz zamanı pencereye loş bir aydınlık olarak yaslanmıştır. Gözlerim kaç zamandır uykunun elinde okşanmış olursa olsun açılmaya hazırdır artık.

Bu heyecanın içinde nelerin olduğunu düşünürüm zaman zaman. Biraz sonra açacağım pencereden alacağım tazelenmiş sabah kokusu mu ya da bir kaç beş dakika sonra içeceğim kahvenin üzerine düşen su buharına karışacak rayihası mı? Ya da bu sessizliği ziyan etmeden hemen okumakta olduğum kitabın açıkta duran sayfasına dalacak olmanın hevesi mi? Ya da o satırlarda ilerlerken aklıma-kalbime ilişecek bir ilhamla yazılacak bir şeylerin doğacağına olan inancım mı? Belki de hepsi… uyandırır beni erken sabaha böylece işte…

Hepsi bir yana cumartesi sabahlarının kendine özgü bir sessizliği var dedim ya çocukluğumdan beri ona olan tanıklığım hafta sonunun bu ilk anlarında daha başka bir motivasyonla kaldırır beni yattığım yerden.

Cumartesi sabahları -kentte, köyde, kırda- sokaktaki insani hallerin seslerinin daha geç saatlerde duyulduğu zamanlardır. Önceki günlerin belki de gecenin yorgunu bedenler uykuya teslim edilirken gizli bir sözleşme ile “nasılsa yarın erken kalkmayacağız” mührünü taşır üzerlerinde. İşte bu benim gibi sabah uykusundan bir medeti olmayanların cennet kapısını açan anahtarıdır adeta. Biliriz ki okul bahçesindeki yaygaradan muafız bu sabah; dar sokaklarda saygıdan yoksun, bencilliğin en yüksek seviyede yaşandığı itiş kakışlar da olmayacak; karşı binalardaki tadilat hırıltıları, hurdacı naraları, dağıtıcıların motor patırtıları da…

Bu sabah sessizliğinin adı cumartesi sabahı sessizliği işte. Gökyüzünün rengi kirli griden açık maviye doğru ilerlerken o koyu sessizliğe bir iğne deliği kadar müdahale olmayacak biliyorum. İşte bu koyu sessizlikte ne yaparsan kendin için hepsi bu olacak bugüne dair birikimin.

Sonrasında güne geç başlayanlar için bir bedelin ödenmesine dair bir fatura gelecek elinize. Daha fazla koşturmalı geçecek sonrası. Zira yetişmesi gereken dünyevi işler olacak bu hafta sonunun ilk gününde. Pazara, markete gidilecek, belki toza toprağa bulanmış arabalar yıkanacak-yıkattırılacak; evlerin odaları arasında, yoldan çıkan düzeninin sağlanması için telaşlı geçişler olacak belki… ya da akşam gelecek misafirler için mutfak tezgahı şenlenecek… daha pek çok şey olacak, bu geç başlanmış günün faturası niyetine…

Bende ise ne gam ben bu cumartesi sabahı sessizliğini yaşamışım işte doya doya, daha ne…

05.10.2024

Sahnedeki zamanımız az, yerimiz küçük

Yine uyanır uyanmaz fırladım yataktan, gün ışığı penceredeydi. Duramazdım, durduramazdım. Ama bu sabah bir başka şeyi değiştirdim durduk yere, yatağımı toplamadan çıktım odadan. Buna da hakkım olduğunu anımsadım birden bire. Buharın içinden geçip imbikten süzülüp gelen kahvemi de masadayken bitirmedim mesela. Kitabımla beraber geçtik salonun en kral yerine. Aykırı gitmek isteğindeyim hayata.

Şöyle diyor Pessoa: “ Yaşam öyküsünü yazabilenlere ya da oturup kendini yazabilenlere gıpta ediyorum, aslında gıpta mı ediyorum bilmeksizin. Ben bu dağınık, ilintisiz duygularla olaysız yaşam öykümü, hayatsız hikayemi anlatıyorum. Bunlar benim itiraflarlarım ve bu itiraflarda hiçbir şey söylemiyorsam bu, söyleyecek bir şeyim olmadığındandır.”

Bedenimizin cismen kalıba uzandığı gece boyunca zihnimiz durmaksız koşuda. Ucu birbirine değmeyen sözcükler aktarılıp duruyor o anlarda. Eğer anlatacak bir şeyimiz yoksa neden uykuda bile zihnimiz daim koşuda?

Demekki var, demekki yaşıyoruz. Kendi yaşam öykümüzden kaçmak için başka hayatların cılız öyküleriyle meşgulüz. O halde kağıt ve kalem kavuşmayı bekler. Kendimizden başlayalım yazmaya. Her gün kendimizden bir cümle yazsak bir yılda üç yüz altmış beş cümle. Aynadan kendimize baktığımız kadar sözcüklerimiz üzerinden de baksak nasıl olur?

Bin dokuz yüz altmış altı, Köln



Benim henüz bir hikayenin konusu dahi olmadığım zamanlar, bin dokuz yüz altmış altı yılının nisanı. Köln, Rudolfplatz’da yedi katlı bir apartmanın yedinci katında, penceresi gökyüzüne bakan bir odanın duvarlarına yansıyan ülke renkleri.


İnsan vücut bulduğu toprağa bir minnetle gurbete çıkarsa ilk nefes aldığı yerin kokusunu gittiği her yere götürür. Biz en azından babamızdan, annemizden bunu öğrendik. Duvardaki resimler, gazete kupürleri hep ülkeye dair önemli figürlerden oluşuyor. Babamız altmış iki yılında işçi alımı seçimlerine katılarak “Alamancı” olmuş. Ülkesine ve Atasına aşık bir insandı. Diğer sevdasıysa Fenerbahçeydi. Bu samimi sevgisi evinin mütevazı duvarında yıllarca durmuş.

Altmış altının nisanından itibaren annemin evin eli babamın yaşamına dokunmaya başlayınca bu maskülen duvar süsleri yerlerini kadın dokunuşuna bırakmaya başlamış. Anneme soruyorum “bu resimleri kaldırırken nasıl bir yol izledin?” Zira erkekler bu tür tercihlerinden kolayca vazgeçmezler. Ama evi ev yapan da kadının elidir, bilir. Annem diyor ki “yok canım birden kaldırır mıyım, birer birer değiştirdim hepsini. Çıkardıklarımı kutulara koydum. Hiç birini yok etmedim. Baban hem üzülür, hem de kızardı.”

Zamanın kıyafetleri de ilgimi, dikkatimi çekiyor. Evlenirken yapılan alışverişte Bandırma’dan alınmış. Kendimiz seçtik diyor. İncelik ve zarafet hayranlık verici.

Böyle başlıyor hikayemiz işte.

Candaki

Levent Şık Yazıları

İçeriğe atla ↓